İstanbul’da bir pazar, Mısır Çarşısı

Osmanlı imparatorluğunun en fazla çocuk sahibi olan(100 ün üzerinde çocuğu olduğu söylenir) Padişahlarından 3.Murat’ın eşi Safiye Sultan, sıkça karıştığı Harem – Siyaset ilişkisi ve saray entrikalarından bir nebze uzaklaşmak, adının daha ulvi konularda geçmesini sağlamak için Dersaadet’e büyük bir külliye yaptırmak ister.  Külliye; camii ile birlikte hamam, medrese, mektep, imaret, türbe, kütüphane, aşevi, darüşifa, kervansaray, çarşı, tekke, zaviye gibi binalarından oluşan, sosyal hayatın merkezini teşkil eden dini ve ekonomik faaliyetlerin birlikte yürütülebileceği yapılar topluluğudur. Safiye Sultan, böyle büyük bir yapılar topluluğunun dosta güven, düşmanlarına korku vereceğini, saraydaki gücünün sembolü olacağını düşünür. Zira bu çapta yapılar daha çok padişah, sultan, sadrazam gibi nüfuzlu kişiler tarafından yaptırılmıştır.
Safiye Sultan, yaptıracağı külliye için kentin anıtsal bir yerlerinden birini ister. ne var ki o dönemde İstanbul’un tüm prestijli bölümlerinde önemli yapılar yer almaktaydı.

Yapılan araştırmalar sonucunda, doğuyu batıya bağlayan en önemli noktada bulunan İstanbul’un, doğal liman konumundaki Haliç’in hem girişinde yer alan, her daim ticaretin kalbi olmuş Eminönü, külliye için tercih edildi.  Yüzyıllardan beri İstanbul’un en önemli limanı olan Eminönü’nde hemen hemen aynı yerde Bizans devrinde Makron Envalos adında bir baharatçılar çarşısı bulunmaktaydı.

 

Bir takım topoğrafik engeller / problemler olmasına rağmen mimar Davut Ağa bu sorunların üstesinden gelmeyi başarmış ve 1597’de, Osmanlı tarihinde yapımı en uzun süren ve 3 farklı mimarın emek verdiği Külliye olan Yeni Camii Külliyesi’nin temeli atılmıştır. Ne var ki inşaat başladıktan bir süre sonra

Safiye Sultan’ın oğlu olan lll. Mehmed ölmüş bu bağlamda külliyenin banisi olan padişahın annesi Safiye Sultan gözden düşmüştür. Sultan l. Ahmed 1603 yılında tahta çıktığında, Safiye Sultan eski saraya gönderilmiş ve caminin yapımı durdurulmuştur. Tahttaki bu değişimlerle camiinin inşası durmuştur. Sultan IV. Mehmed dönemine kadar Külliyenin inşasına devam edilememiştir.

1661 yılına gelindiğinde 4.Mehmed’in annesi  ve bir dönem saltanat naibesi sıfatıyla Osmanlı Devleti’ni bizzat yönetmiş bir Valide SUltan olan Hatice Turhan Sultan bir külliye yatırmak ister. Yine kentte uygun bir yer arayışı başlar. Kendisine külliye yapımı için gösterilen yerleri beğenmeyen Hatice Turhan Sultan Safiye Sultan’ın yarım kalan Camii Külliyesini devam ettirmeye karar verir. Bu bağlamda 1661 tarihinde caminin inşasına tekrar başlanmıştır. Caminin ilk tasarımı baş mimar Davut Ağa tarafından yapılmış, inşaata başlamasından bir süre sonra Davut Ağa’nın ölmesiyle Ahmet Ağa Külliyenin Baş mimarlığına getirilmiştir. Ancak yine padişahın ölümüyle inşaat durmuş ve 63 yıl sonra tekrar başlanan Külliye inşaatında mimar Mustafa Ağa görevlendirilmiştir.

Konumu sayesinde birçok ülke ile deniz ticareti gerçekleştiren İstanbul’da, gemilerle gelen ürünlerin satılmasına olanak sağlayan ticaret yerleri, denize çok uzak olmayacak şekilde belli bölgelerde toplanmıştır. Bu sebeple Bizans döneminden beri İstanbul’da ticaret merkezi Eminönü ve civarıdır. Bundan dolayıdır ki Hatice Turhan Sultan Külliye planında değişiklik yaptırmış ve medresenin külliye planından çıkartılıp, yerine Arasta’nın eklenmesini sağlamıştır.

Hatice Turhan Sultan’ın emriyle plana eklenen Arasta, Külliyenin camiden sonraki en önemli bölümünü  oluşturmaktadır. Arasta ve özellikle grup halindeki dükkânlar çoğunlukla bir hayrata gelir sağlamak amacıyla yapıldığı için bu Arasta da, Yeni Cami külliyesine gelir sağlaması için yapılmıştır.  Ama Osmanlı’da bu dükkânlar her zaman cami ile birlikte yapılmıyor, önceden yapılmış olan veya daha sonra yapılanlar da vakfa bağışlanabiliyordu.

6000 m²’lik bir alanı kaplayan Arasta yani yapılan yeni çarşı, 1663 – 1664 tarihinde bir törenle açılmış, açılışının hemen ardından ‘’Yeni Çarşı’’ veya ‘’Valide Çarşısı’’ olarak adlandırılmıştır. Ancak buradaki dükkânlarda satılan malların çoğunlukla Mısır’dan gelen mal ve baharatlar olması nedeniyle 18. Yüzyılın ortalarından itibaren ‘’Mısır Çarşısı’’ ismi ile anılmaya başlanmıştır. Mısır Çarşısı isminin bugün çok daha fazla bilinmesinin sebebi, yabancı gezginlerin de seyahatnamelerinde bu yapıdan ‘’Mısır Çarşısı’’ olarak bahsetmeleridir.

Mısır Çarşısı ilk yapıldığında çarşıda bulunan 6 adet kapı, aktar ve pamukçu esnafına tahsis edilmişti. Ketenciler Kapısı, Balık pazarı ve Hasırcılar aktarlara, Çiçek Pazarı, Yeni Cami ve Haseki kapıları da pamukçulara tahsis edilmiştir. Bu dönemde çarşıda yer alan yaklaşık 100 dükkândan 49 tanesini aktarlar kullanırken, geri kalanını pamukçular ve yorgancılar kullanmaktaydı. Mısır Çarşısı’nda bulunan kapıların ismi zamanla değişmiştir. Eminönü Kapısı/  Yeni Cami Kapısı, Balık Pazarı Kapısı/ Tahmis Kapısı/ Hasırcılar Kapısı, Ketenciler Kapısı/ Tahtakale Kapısı, Çiçek Pazarı Kapısı, Yeni Cami Kapısı/ Yeni Çiçek Pazarı Kapısı, Bahçe Kapısı isimleri zaman içinde kapıların aldığı adlardır. Mısır Çarşısı’nın iki ucundaki ana giriş kapıları mimari bakımdan etki kazandırılmak için yükseltilmiştir. Bu kısımların üst katları yani bugün “Pandeli” ve “Bab-ı Hayat” restaurantlarının bulundukları yerler, döneminde Ticaret Mahkemesi olarak kullanılmaktaydı. Bu iki kısmın birinde esnaf ile esnafın, diğerinde halk ile esnafın arasındaki sorunlara bakan kadıların görev yapmakta olduğu bilinmektedir.

Mısır Çarşısı’nın uzun kolunda karşılıklı 23’erden 46, kısa kolunda ise 18’erden 56 eyvan ve hücre, ayrıca iki kolun birleşme bölümünde 6 eyvan ve hücre vardır. Geceleri ahşap kepenkler ile kapatılan dükkânların önlerinde ahşap süslemeler bulunur,  droglar ve ilaçlar cam kavanoz, toprak çömlek, tahta veya teneke kutularda muhafaza edilirdi. Bazı dükkânların  saçaklarında, dükkânın kolaylıkla tanınmasını sağlayan, bir sembol (yangın kulesi, küçük bir kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi) bulunmaktaydı. Bu sem boller sayesinde halk istediği aktar dükkânını kolaylıkla bulurdu. Dükkânların kapılarının üzerinde bulunan bu işaretler bir gemi modeli, devekuşu yumurtası, püskül ya da fener işaretleri olabilmekteydi. Bu tür işaretlerin konulmasının amacı bir kişi Mısır Çarşısı’ndan bir mal alır ve onu beğenmezse nereden aldın diyenlere, ‘’Mısır Çarşısı’ndan fenerli veya yumurtalı dükkândan’’ diyebilmek içindi. Bu bağlamda Mısır Çarşısı dükkânlarında bulunan bu işaretler yardımıyla dükkânlar tanınırlardı. Bu işaretler her şeyden önce tüketicinin haklarının korunmasında önemli yer oynamaktaydı.

Mısır Çarşısı tarihinde iki büyük yangın geçirmiştir. 8 Mart 1688yılındaki yangın fazla büyük olmamakla beraber, bu yangında çarşının duvarları dışındaki (Tahmis Sokağı) ahşap dükkanlar zarar görmüştür. Ancak Ocak 1691 gecesi çıkan ve 2 gün süren yangında Mısır Çarşısı neredeyse tamamen yanmıştır.

1941 tarihinde Yeni Camii’nin avlusundan yol geçirilmesiyle Mısır Çarşısı ve Yeni Camii birbirinden ayrılmış oldu. 1940 – 1943 yılları arasında Mısır Çarşısı, İstanbul Belediyesi’nce kapsamlı bir restorasyondan geçmiştir. Bu restorasyon ile yapının dükkân düzeni ve kullanım alanı bakımından özgünlüğünü kaybetmiştir. Bugün her türlü baharat, lokum, hediyelik eşya gibi ürünlerin satıldığı bu çarşı, hem tarihi yapısı hem de başka hiçbir yerde bulunamayacak ürünlerin ilginç sunumuyla Turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerin başında gelmektedir.

Çarşı Mimarisi:

Mısır Çarşısı “Çifte Çarşı” olma özelliği ile iki çarşının birleşiminden oluşan, Osmanlı klasik üslubunda yapılmış bir arastadır. Mısır Çarşısı, Osmanlı Klasik üslubunda birbirini izleyen taş ve tuğla sıraları ile ‘’L’’ plan şemasında inşa edilmiştir. ‘’L’’ plan şemasını vererek birleşen bu iki çarşının doğu – batı doğrultusun da uzanan kolu daha uzundur.
Mısır Çarşısı’nın toplam dördü büyük ikisi küçük olmak üzere altı adet kapısı bulunmaktadır. Çarşının “L” plan şemasına göre iki kolunun başlarındaki revakların üstünde odalar yer almaktadır. Üstleri kubbe ile örtülü olan bu odalara çarşının içindeki merdivenlerle çıkılmaktadır.

Zemin kattaki merdivenlerle inilen bodrum kat, günümüzde çoğunlukla depo olarak kullanılmaktadır. Bazı dükkanlarda malların sergilendiği alış-veriş mekanları olarak kullanılanları da mevcuttur. Ancak genelde bu katların planları ile oynanmıştır. Muhdes ayırıcılar ile bölünen bu kısımlara mutfak ve wc fonksiyonu verilmiştir.

PANDELİ RESTORAN:

Mustafa Kemal, Yahya Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Celal Bayar, Audrey Hepburn, Robert De Niro, Daniel Day Lewis, Peter Ustinov,Tony Curtis, Roman Polanski, Kraliçe Süreyya gibi daha nicelerinin geldiği Pandeli Restoran Yeni Cami kapısının hemen üzerinde bulunmaktadır. Hemen hemen İstanbul’u tanıtan bütün rehber kitaplarda “Gidilmesi gereken Restoranlar” kategorisinde mutlaka yer alan bu restoranın ilginç bir öyküsü vardır.

Pandeli, Niğdeli Rumlardan. Küçük yaşta hayallerinin peşinden koşarak geldiği İstanbul’da bakkalda çırak olarak çalışmaya başlıyor. Bir gün Kürkçü Han’ın yanındaki bir köftecide gördüğü “Bulaşıkçı aranıyor ” ilanıyla hayatı değişiyor. Yemek yapmayı çok seven ve günün birinde kendisine ait bir lokantanın sahibi olmayı hayal eden Pandeli, köfte yapmanın sırlarını öğrenince, Çukur Han’ın merdiven altında köfte piyaz satmaya başlıyor.1901’de Çömlekçilerde ayazmanın yanında mum ardiyesini lokantaya çeviriyor. İşte burası onun hayatının dönüm noktası oluyor. Kısa zamanda lokanta herkesin sevdiği bir mekan oluyor. Aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu dönemin entelektüelleri, devlet adamları ve sanatçılarla dolup taşıyor. Fakat Balkan savaşı ve ardından 1.Dünya Savaşı şartlarıyla baş edemeyince Niğde’ye dönmek zorunda kalıyor. Savaştan sonra İstanbul’a geliyor ve şimdi Eminönü’ndeki İstanbul Ticaret Üniversitesinin yanında bulunan Yağcılar İskelesi’nde (1926) ‘da üç katlı bir binada lokantasını tekrar açıyor. Ardından 2.Dünya Savaşı; karne dönemi, yokluk ve zor şartlar… Savaşın bitmesiyle tam rahatlama sürecindeyken bu seferde 6-7 Eylül olayları sırasında ne yazık ki Pandeli’nin Lokantası da yağmalanıyor. O da, çok sevdiği mesleğine ve hayata küsüp, Atina’ya gitmeye karar veriyor.

Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakanı Adnan Menderes’in ikna etmesiyle Atina’ya gitmekten vazgeçiyor ve yeni lokantasını oğlu Dr. Hristo Çobanoğlu’yla birlikte Mısır Çarşısında kendisine özel olarak tahsis edilen yerde açıyor. O tarihten beri Pandeli Lokantası aynı yerinde birbirinden lezzetli yemekleriyle hizmet vermeye devam ediyor.  Pandeli yaşlanınca lokantayı,oğluHristo Çobanoğlu ve 15 yaşından beri lokantada çalışan ortağı Cemal Biberciye bırakıyor.

Şimdilerde  Hristo Bey vaktinin büyük bir kısmını Atina’da açtığı Pandeli Restoran’ta geçiriyor ve her ay İstanbul’a mutlaka geliyor. İstanbul’daki Pandeli ise Cemal Biberci yaşlanınca damadı Naşit Aydınhan’ın yönetiminde devam ediyor

1967’de vefat eden Pandeli, sevimli, nüktedan, ilginç bir kişilikmiş. Elinde kadeh masaları dolaşır, herkesle sohbet edermiş. Yerli yabancı büyüklerle kadeh tokuştururmuş ve bu büyük misafirlerden bir tanesi var ki Pandeli’lerin efsane kahramanı ‘’Mustafa Kemal Atatürk’’Mustafa Kemal kolağası olduğu yıllarda sık sık gelirmişPandeli’ye. Onun da maaşı diğer tüm devlet memurları gibi kısıtlıymış. Pandeli, sıkıntıda olduğunu hissettiğinde “Bırak begimu, aybaşında ödersin,” dermiş. Genç Mustafa Kemal de kalan hesabı aybaşında kapatırmış. Cumhurbaşkanı olduğunda, erkanıyla gelmişPandeli’ye. Yenilmiş içilmiş. Atatürk “Pandeli, gitmek zamanı, emret hesabı getirsinler,” deyince Pandeli; “Bırak begimu aybaşında ödersin,” demiş. Atatürk dönmüş yanındakilere; “iste bunun için severim bu kafiri,” demiş.

BAB-I HAYAT RESTORAN

Önceden depo olarak kullanılan beş odalı bu mekân titiz ama uzun bir tadilattan sonra Restoran’a dönüştü.Geleneksel Türk ve Osmanlı mutfağından eşsiz lezzetler tadabileceğiniz mekanın 160 kişilik oturma kapasitesi bulunmakla birlikte; Atın Yol, Ocaklı Sofa, Çifte Kasırlar ve Kubbe Altı gibi farklı bölümlerinde bezeme sanatlarının “Rumi” ve “Çintemani ” gibi en güzel örneklerini görülebilmektedir.

Atlın Yol, Topkapı Sarayı’nda padişahın sefere gidip seferden dönerken geçtiği ve bu geçiş sırasında kendisini karşılamak için yol kenarında bekleyen cariyelerine altın para attığı yola verilen isimdir. O günlerin ihtişamı anısına taş döşemeleri ve el emeği işlemeli duvarlarla süslenen Bab-ı Hayat’ın giriş kısmında yer alan bölüme Altın Yol denir.

Ocaklı Sofa; içinde bulunan ocak ve nişlerden ötürü önceden mutfak olarak kullanıldığı tahmin edilen bu mekân, adını yine Topkapı Sarayı’nda yemek yapılan bir bölümden alıyor.

Çifte Kasırlar, Çintemani bezeme motiflerinin en güzel örneklerinin görülebileceği bir odadır.

İsmini, Topkapı Sarayındaki Osmanlı Devlet Erkânının önemli görüşmelerinin yapıldığı odadan alan Kubbe Altı’nın, el işlemesi tavanı Sultan 4. Mehmet’in türbesinden esinlenerek yapılmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir